Sine-Meta

"Glastonbury the Movie" — Çamur, Müzik ve Kaybolan Masumiyet

Dijital dünyanın gürültüsünden uzak, 1993 Glastonbury festivalinin çamurlu ve özgür ruhuna yapılan, 16mm dokusunda nostaljik ve antropolojik bir yolculuk.

4/5Orijinal ad: Glastonbury the Movie

Robin Mahoney, Matthew Salkeld ve William Beaton üçlüsünün yönetmen koltuğunda oturduğu Glastonbury the Movie, modern festival kültürünün endüstriyel bir canavara dönüşmeden önceki son saf, son masum nefesi gibi karşımızda duruyor. 1993 yılının o meşhur çamurlu düzlüğünde kaydedilen bu yapım, klasik bir konser filminden ziyade, antropolojik bir kazı çalışmasını andırıyor. Akıllı telefonların ekran ışıklarının karanlığı kirletmediği, kurumsal sponsorların logolarının her köşeden fırlamadığı bir dönemin ruhunu, adeta bir zaman kapsülü titizliğiyle günümüze taşıyor.

Filmin anlatı yapısı, alışılagelmiş bir "başrol" veya "vokalist" etrafında dönmüyor; burada asıl kahraman kalabalığın kendisi. Yönetmenler, kamerayı bir gözlemci gibi kalabalığın içine salıyor. Çadır kurmaya çalışan sarhoşlar, şafak vaktinde dans eden siluetler ve o meşhur İngiliz çamurunun içinde kaybolan botlar... Sinematografi, yer yer yalpalayan ama her zaman samimi olan 16mm ve 35mm dokusuyla, dijitalin o steril dünyasına bir başkaldırı niteliğinde. Görüntülerdeki grenler, festivalin tozuna ve dumanına karışarak izleyiciyi koltuğundan alıp Worthy Farm'ın tekinsiz ama özgür atmosferine bırakıyor.

Müzikal anlamda film, bir küratörlük harikası olmaktan ziyade o anın akışını yansıtıyor. Sahne performansları, birer klip estetiğiyle değil, sanki yoldan geçerken kulak misafiri oluyormuşsunuz hissiyle kurgulanmış. Bu tercih, filmi didaktik bir belgesel olmaktan çıkarıp duyusal bir deneyime dönüştürüyor. Hippi rüyasının gün batımı olarak nitelendirilebilecek bu dönemde, çiçek çocukların yerini yavaş yavaş rave kültürünün kaotik enerjisine bıraktığını, ancak o eski "komün yaşam" idealinin henüz ölmediğini görüyoruz.

Ancak filmin en güçlü yanı olduğu kadar en zayıf karnı da bu dağınıklığı. Belirli bir olay örgüsüne ya da odak noktasına sahip olmaması, genel izleyici için zaman zaman yorucu bir tempoya sebep olabilir. Bazı sekansların gereğinden fazla uzatılması, seyirciyi o anın içinde tutmak istese de bazen ritmi düşürüyor. Yine de bu "başıboşluk", anlatmak istediği özgürlük temasıyla yapısal bir uyum içinde. Disiplinsiz bir kurgu, belki de bu kadar disiplinsiz bir festivali anlatmanın en dürüst yoludur.

Sonuç olarak Glastonbury the Movie, otuz yıl sonra geriye dönüp baktığımızda sadece bir müzik etkinliğini değil, bir kuşağın son özgürlük çığlığını temsil ediyor. Kamera telefonlarının ve sosyal medya onayının olmadığı bir dünyada, insanların sadece "orada" olmak için orada olduğu o büyülü anları izlemek, bugünün gözetim toplumunda yaşayan bizler için hem hüzünlü hem de ilham verici. Bu film, hippi rüyasının son demlerine yakılmış, çamur kokulu ve samimi bir ağıt niteliğinde.

Paylaş